Şiddet İçin Kimi Suçlayalım?

Şiddet – Ne zaman bir terörist saldırısı ya da bir polis şiddet olayı ya da bir savaş haberi olsa hemen tüm sosyal gruplar, dini gruplar hatta devletler başkalarını suçlama ve kendilerini temize çıkarma moduna girerler. İşte polis şiddeti denir, emperyalist politikalar, kominist idealistler denir aşırı dinciler, her türlü radikaller, gizli güçler hatta filmlerdeki ve video oyunlarındaki şiddetin öne çıkarılmasından bahsedilir, bunlar yargılanır ve suçlu bulunur.

Daha sonra tabi beklenildiği gibi her grup: “terörü lanetliyoruz! Şiddeti şiddetle kınıyoruz! Biz asla böyle şeyleri uygun görmeyiz. Programımızda, politikamızda, gündemimizde bunlar asla yer almaz” gibi söylemlere başlarlar. Başka bir deyişle bu olaylar her zaman başka birinin hatasıdır ve başkasının uğraşması gereken problemdir. Ben ve yoldaşlarım bu konularda kusursusuzdur.  Bizim grubumuzu asla kimse suçlayamaz…

Böyle bir reaksiyon vermemizin sebebi korkmamızdır. Eğer politik ve sosyal düşmanlarımız bizde bir hata yada zayıflık keşfederlerse hem biz hem de haklı davamız güç ve prestij kaybedecektir. Tabiki buna müsaade edemeyiz. İmajımız için bizim kesinlikle haklı olduğumuzu ve geri kalan herkesin tamamen yanlış olduklarını savunuruz.

Ama hiç düşündük mü, acaba herkes başkasının yüreğini yargılamak ve suçlamak yerine herkes kendi kalbine baksa şimdi ülkemiz neye benzerdi? Ve eğer, bu öz denetimimiz de, aslında belki biz de bu sosyal hayatta artık çok sıradan görünen şiddete ve huzursuzluklara katkıda bulunduğumuzu farketseydik?

Fyodor Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler” kitabını pek çoğumuz biliriz. Bu kitabın dindar filozof olan Elder Zosima ve öğrencisi Alyosha Karamazov karakterleri sizi hemen sarar. Bu konu en güzel Zosima’nın keşiş öğrencisine yaptığı şu konuşmasında ifade edilmiştir: “Biz, buraya gelip kendimizi dört duvar arasına hapsettik diye, dış dünyadakilerden daha kutsal değiliz. Aksine, buraya gelen her kişi, burada olmasının sebebi budur zaten, bilir ki dünyada bulunan herkesten, yeryüzünde yaşayan herkesten daha kötüdür.”

Düşünüyorum da Zosima’nın o zaman keşişlere söylediklerini şimdi kiliselerde söyleyebilir miydi? Dış dünyada olanlardan daha kutsal değiliz! Biz kiliseye geliyoruz çünkü dünya da olanlardan daha kötüyüz. Ruhsal olgunluğun bir göstergesi, eğer Aziz Pavlus’u örnek alıyorsak, baş günahkar (günahkarların en kötüsü) olduğumuzu anlamaya başlamaktır.

Zosima/Dostoyevksy durumu daha da ileriye taşır: “Ancak kişi sadece dünyadaki herkesten kötü olduğunun yanısıra tüm insanların önünde, herkes adına ve herkes için, tüm insanlığın günahları için -tüm dünyanın ve her bir kişinin- suçlu olduğunu bildiğinde ancak o zaman birlik olmamızın amacı sağlanabilir. Bilmeniz gerekir ki, kıymetli dostlarım, şüphesiz ki dünyada herbirimiz dünyadaki herkes için ve herkes adına suçluyuz ve sadece dünyadaki genel suçlardan dolayı değil, ama kişisel olarak, herbirimiz, tüm insanlar için ve dünyadaki herbir insana karşı.”

Bu görüş, bir şekilde, şunu ileri sürer; bizler sorumluyuz polis şiddetindende; varoşların çöküşündende; güvenlik güçlerine karşı olan sempati eksikliğindende; şiddet kültürünü yanlışlıkla da olsa besleyen sağcısından solcusuna tüm politikacılardan ve sosyal aktivistlerden de; ve daha nicelerinden… – “tüm insanlar için ve dünyadaki herbir insana karşı.”

Dürüst olmak gerekirse bunun tam ne anlama geldiğini bilmiyorum. Bizler bireysel dünya görüşüne o kadar kilitlendik ki, Dostoyevsky’nin düşüncelerini kavramak çok güç. Ama onun önemli bir şey yakaladığını seziyorum ve biz aşırı bireysel Hristiyanlar buna önem verirsek bilgece olur.

Şöyle bir hikaye var ki; 20. yüzyılın başlarında  The Times of London, meşhur  yazarlara “Günümüzde dünyamızda yanlış olan nedir?” diye bir sual gönderdi.

Büyük Hristiyan inanç savunucusu G. K. Chesterton şöyle bir yanıt gönderdi:

 Değerli Bayım;

Benim.

Saygılarımla
G.
K. Chesterton.”

Daha çok insan birbirini suçlamayı bırakıp, kendi günahkarlığının bilincine varmadan, suçladığımız insanlarla aynı şartlarda olsak büyük ihtimalle aynı şeyleri yapacağımızı düşünmeden bu kin, karşılıklı suçlama palavralarına ve artan şiddete karşı fazla yol alabileceğimize inanmıyorum.

Abraham Lincoln de bu konuda iyi bir modeldir. Çünkü kendisi derinden alçakgönüllülüğü sindirmiştir. İkinci başkanlığı yemin töreninde; Amerikan İç savaşının her iki tarafınıda azarlamayı reddetmiştir: “Her iki tarafta aynı Kutsal Kitap’ı okur ve aynı Tanrı’ya dua eder, ve birbirlerine karşı yardım dilerler. İnsanların Adil olan Tanrı’dan, karşılarındaki adamların yüzünden akan terden geçimini sağlamak için yardım istemeleri tuhaf gelebilir ancak yine de yargılamayalım ki yargılanmayalım.”

Lincoln’ün başkanlığı örneğinde olduğu gibi başkasını yargılamamız, doğru bildiklerimizi yapmamız anlamına gelmez. Ama davrandığımızda şöyle yaparız: ”kimseye karşı kötü niyetle değil, herkesin iyiliği için ve Tanrı’nın görmemizi sağladığı doğruluğun metaneti ile” ve “içinde çalıştığımız işi bitirmeye gayret ederek.” Başka bir ifadeyle, her ne kadar doğru ve adil olduğuna inandığımız şeyler için konuşsak ve hareket etsekte, bir şekilde kendimizinde problemin bir parçası olduğumuzun ve herkese karşı sorumluluklarımızın olduğunun idrakindeyizdir.

Karşı tarafın kıt görüşlerinden, dalaverelerinden ve yalanlarından rant sağlayan ideolokların yakın zamanda bu taktiklerini değiştireceklerinden pek umudum yok. Katılaşmış bir yüreği kim yumuşatabilir? (Tekrar itiraf etmeliyiz ki ancak Tanrı ile herşey mümkündür).

Bir umudum var aslında: bütün bunların içersinde Hristiyanlar belki İsaMesih’in radikal sözlerini farkedebilirler. Lincoln’ün sergilediği alçakgönüllülüğe bizi iletecek olan bu radikal söz: “tövbe”dir. Herşeyden önce İsa Mesih’in peygamberliğinin ilk sözleri: “Tövbe edin çünkü Tanrı’nın egemenliği yaklaştı” dır. O egemenlik gelene kadar bu ilk sözde ilk söz olarak kalacaktır.

Mark Galli is editor of Christianity Today.
http://www.christianitytoday.com/ct/2016/july-web-only/whom-should-we-blame-for-violence.html?start=1